31 Ekim 2014 Cuma

heybeliada

Görev yaptığım ülke olan Cezayir de mesai sonrası zaman geçirmek ve hem de karınca kararınca hem gezdiğim  bazı yerleri sizler ile paylaşmak ve hemde yaşananları bir kez daha hatırlamak beni mutlu ediyor.Sanırım bu işi sizleri sıkmadan yapıyorumdur.

İnsanlar daima uzakları merak eder ,oysa yaşadığımız çevre yakınlarında henüz gitmediğimiz ,görmediğimiz öyle yerler vardır ki
İşte bunlardan biri ; 
İstanbul da şehri uzaktan izleyerek sakin ve huzurlu bir ortamda yaşamak istiyorsanız adalara gideceksiniz.Artık ulaşımın ve alt yapının hiçbir sorun teşkil etmediği adalar da sayfiye hayatını yaşamak mümkün.
Benim tercihim olan "Heybeliada" yı  birlikte dolaşalım;

Bu ada uzaktan bakıldığında bir heybe biçimindedir. İstanbul’un Prens Adalarının en yeşil adasıdır. Heybeli ada’nın eski ismi Rumca bakır demek olan “Halki” dir. Zaman içerisinde bu benzetme sonucu adanın adı Heybeli olmuştur.


Vapur iskelesinden Heybeliada’ya ayak bastığım da , yanılmıyorsam 2003 senesinde çizdiğim kentsel tasarım şehircilik planının aynen uygulandığını görünce , sanki her köşesini bildiğim ve elimle eşyalarını yerleştirdiğim evimde gibi hissettim kendimi.




 Yorgunluğunuzu atmak için hemen iskelenin karşısında olan Papatya Çay Bahçesi manzarasıyla kesinlikle ayrılmak istemeyeceğiniz bir mekan.Kartal,pendik,bostancı sözün kısası Anadolu yakası kıyılarını gürültülü şehir yaşamını uzaktan seyretmek insanı bir başka hoşnut ediyor.

Bahçenin yakınında ise yaklaşık 30 yıldır aynı yerinde hizmet veren sıcak yaz günlerinin vazgeçilmez tercihi Roma Dondurmacısı bulunmakta.



Adadaki iskeleye vapur ile yaklaştığınızda sizi Deniz Lisesi, eski adı ile Bahriye Mektebi’nin karşıladığını görürsünüz…İlk defa çeşme mağlubiyeti üzerine 18 Kasım 1776 da (devrin Kaptan-derya'sı) Cezayirli lakabıyla anılan Hasanpaşa'nın teşebbüsü ile Kasımpaşa'da tersane içinde (Mühendishane - iBahri Hümayun) adı ile kuruldu.
Padişah III. Selim zamanında Kaptanıderya Hüsrevpaşa zamanında Mühendishane-i Bahri adı ile Heybeliada'da evvelce Bahriye Kışlası olarak inşa edilen binaya nakledildi (1824).

  27 Mayıs 1928'de Milli Eğitim esalarına alınarak Deniz Lisesi adını aldı. Üç yıllık lise tahsilini müteakip, iki yıl süreli harp okulu tahsili yapılan  mektebin ismi Deniz Harp Okulu ve Lisesi oldu.
Sahilde biraz yürüdüğünüzde sol tarafınızda fayton duraklarını göreceksiniz. Nostaljik faytonlar eşliğinde bir ada turu gerçekten görsel bir şölendir. 



Yürümeyi tercih ettiğinizde ise çamların  yeşili ile mavi suların öpüştüğü sahil şeridini tüm ada etrafınca dolaşabilirsiniz.





Eşsiz kızılçam ormanlarının içerisinde oldukça güzel düzenlenmiş yürüyüş yolunda rahat ve huzurlu yürüyüşler yapabilir, ağaçların altında tahta masalarda piknik keyfini yaşayabilirsiniz. Ormanın içerisinden yürüyüşünüze devam ettiğinizde tarihi değirmeni dolayısıyla değirmen burnu ve piknik alanını göreceksiniz.



 Sağ tarafınızda muhteşem manzarası ile fotoğraf karesinden farksız bir yerdir.

Değirmenin sahil tarafında güneşin batışını seyretmenizi tavsiye ederim.Çok güzel kareler yakalayacağınız bu yerde gerçekten güzel dakikalar geçireceğinize eminim.


Heybeliada’da sahil yolunu tercih etmeyip adanın sokaklarınızda dolaşmak isterseniz meydandaki Atatürk heykelinin karşısındaki yokuştan yürüdüğünüzde sol tarafınızda adanın kilisesini göreceksiniz. Biraz ilerisinde ise yaklaşık 90 senelik bir eczane olan Eczacı Andon’un eczanesi bulunmakta.






















Ara yollarda adanın nostaljik ve eski evlerini bol bol görebilirsiniz. Yolun devamında karşınıza iki yol çıktığında sağdaki yol halk plajına ve Heybeliada Spor Kulübü’ne gidiyor ancak kulübe sadece üye olanlar girebiliyor bunu size ayrıca belirtelim.
Diğer yoldan devam ederseniz Çam Limanı’na varacaksınız.Bir çok gezi teknesinin demirlediği bu koy yaz ayların da İstanbul için bulunmaz bir plaj.


Özellikle bahar ayların da mimoza ve çam kokularının dayanılmaz çekiciliği eşliğinde  bir bardak çayı yudumlarken yaşayacağınız huzur verici ortamı sanırım devamlı hatırlayacaksınız.


Aynı yoldan yürümeye devam ettiğinizde şuan faaliyette olmayan Sanatoryumun giriş kapısına geleceksiniz.

Cumhuriyet'in ilanından bir yıl sonra Atatürk'ün emriyle İsviçre'de bulunan bir hastahane örnek olarak alınarak kurulan ve 2005'e kadar hizmet veren Heybeliada Sanatoryumu, 18/Ekim /2009 tarihinde yandı.Kendi haline terk edilen 84 yıllık binada bugüne kadar şifa bulan isimler arasında İsmet İnönü, Ece Ayhan ve Rıfat Ilgaz gibi isimler de bulunuyordu.

Adanın görülmesi gereken tarihi kiliselerinden;


Ayios Nikolaos Rum Ortodoks Kilisesi




 İlk yapının inşaa tarihi kesin olarak bilinmese de, dışında bulunan stilize ion başlıklı sütun, Bizans dönemini işaret etmektedir. Bugünkü kilise 1857’de mimar Hacı Stefanis Gaitanakis tarafından yapılmıştır. Denizcilerin koruyucu azizi kabul edilen Nikolaos’a ithaf edilmiştir. Kapalı Yunan haçı planlı ve kubbeli kilisenin, naosu üç neflidir. Kubbe, pandantiflerle dört büyük kare sütuna oturmaktadır. Sütunlar yarım kemerlerle birbirine bağlanmıştır.  Kilisenin içi bezemeler açısından zengindir.  İkonostasion, ambon ve despot tahtı gibi litürijik öğelerde görülen ampir üslup yanında bezemelerde barok detaylar da mecuttur. Çok güzel işlemeli mermer paravanı, altın yaldızlı kabartmalarla, Hz. Meryem ve Aya Nikola’nın ikonalarıyla süslüdür. Apsis’in sağındaki duvarda, gümüş kaplanmış 1895 tarihli Azize Barbara ikonu ve yine gümüş kaplı Aziz Nikolaos’un ikonu bulunmaktadır.  Kilise1894 depreminde büyük zarar görmüş ve II. Abdülhamit’den alınan izinle tamir edilmiştir.


Panayia Kamariotissa(Vaftizci Yahya) Bizans Kilisesi



İstanbul'un fethinden önce en son imparatoriçe olan Maria Komnena tarafınca yaptırıldığı zannedilmektedir ,dört yapraklı yonca şeklinde olan bu kilisenin bir benzeri de İstanbul Fener Aya Maria’dır (1425-1448)yıllarında yapılmış ve son Bizans kilisesidir. Son devir Bizans mimarisinin plan tipi olan dört yapraklı yonca tipinde ,olan bu kilisenin bir benzeri de Fener Aya Maria kilisesidir , tetrakonkhos planındadır.Halen deniz lisesi sınırları içinde kalan kilise ibadete kapalıdır.

Aya Triada Manastırı ve Ruhban Okulu


Aya Triada Manastırı, ada’ nın kuzeybatı yönünde çamlarla kaplı Ümit Tepesinde bulunmaktadır. Çamlar ve deniz bu manastıra dünyada eşine az rastlanır bir güzellik katmaktadır.

İlk defa İstanbul Patriği Aziz Fotios tarafından 9.yy.da kurulduğu belirtilen manastır , her yılın 6 Şubat günü Ortodoks inancına göre Aziz Fotios yortusu yapılarak Manastırın kuruluş bayramı olarak kutlanmaktadır.
Manastırın yanında 1844 yılında açılan ruhban okulu 1971 yılında kapanışına kadar 1000 mezun vermiştir.Mezunlardan 12 tanesi İstanbul Rum Patrikliği makamına kadar yükselmiştir.2 kişi İskenderiye Patriği, 3 kişi Antakya Patriği, 4 kişi Otosefal Atina Başpiskoposu, 1 kişi Otosefal Arnavutluk Başpiskoposluğu görevine seçilmiştir.
Manastırın 120 binin üzerinde kitapa sahip oldukça zengin bir kütüphanesi vardır.Özellikle bizans ve roma tarihi üzerine kitaplar mevcuttur.
Terk'i Dünya Manastırı
1868 yılında Ada'lı bir rahip olan Arsenios tarafından adanın zenginlerince finanse edilerek yapılmıştır.1894 yılındaki büyük deprem sonucu Terk-i Dünya Manastırı yıkılmış  ancak  bir yıl sonra yie adanın zenginleri ve dönemin sultanı Abdülhamitin 200 altın katkılarıyla eskisinden daha büyük olarak inşa edilmiş.Dışarıdan bir ev görünümünde olan kilise de  oldukça fazla ikon bulunmaktadır.

Heybeliada‘da bir gece geçirmek isterseniz size Halki Palace Otelini tavsiye edebilirim,ancak bunun yanısıra özellikle çok sayıda pansiyonda konaklama imkanı da var.


Güzel bir yürüyüş sonrasında Heybeli ada’da balık yemek gerçekten de günü en güzel şekilde sonlandırmak olacaktır. Sahildeki çeşitli restoranlar hem bol çeşit hemde uygun fiyat ile hizmet vermekteler. 

Sabahları ise Heybeliada’nın huzur dolu atmosferinde, martı sesleri eşliğinde nefis lezzetlerle dolu bir kahvaltı keyfi.. Kulağa gerçekten hoş geliyor bunu yaşamak o kadar da zor değil. Ada içerisinde deniz kıyısına yakın bir çok Restaurant bulunmakta buralar da açık büfe kahvalti servis edilmekte ve fiyatları da 15 ile 25 tl. arası değişmektedir.

Ancak isterseniz benim yaptığım gibi ,kahvaltınızı karakolun karşısındaki pastaneden adanın meşhur Ponçiğini alarak ve denize karşı çay bahçelerin de  gerçekten bir kez daha tekrarlamak isteyeceğiniz bir kahvaltı yapabilirsiniz.

Görüşmek üzere











 

 



11 Ekim 2014 Cumartesi

PARİS Eylül 2014

Galatasaray lisesinde okuduğum yıllarda , 10.ncu sınıftan 11 .nci Sınıfa geçtiğim yıl rahmetli babam hem ödüllendirmek ve hemde yaz kurslarına katılmak için Paris'e göndermişti beni , sene 1968. Daha sonrasında üniversite  ve en son 1973 yılında Fransa macerası son bulmuştu.
Seneler sonra kızımın üniversite yıllarında  kendisini görmek üzere Amerika'ya gitmek için de transfer istasyonu olan Paris'i kuş bakışı olarak 34 sene sonra görüp anılarımı tazelemiştim . En sonunda  Eylül/2014 yılında  eskiden dolaştığım sokaklarda, oturduğum cafe lerde anılarımı yaşamak üzere ver elini Paris dedim.Cezayir Houari Boumedyen hava alanından 2saat 10 dakikalık bir uçuştan sonraCharles de Gaulle hava Alanına inişi takiben air France otobüsleri ile 2E  terminalinden şehre hareket ettiğimde kafamda gezeceğim yerleri programlamaya başlamıştım.
Yaklaşık bir saatlik bir yolculuktan sonra Eski adıyla Place de l'étoile yeni adıyla Charles de Gaulle Meydanı'na geldik ,teknolojiden yararlanarak otelimin yerini anında tesbit edip ,meydana bakan sevimli ,temiz ,personeli oldukça kibar olan ELYSEE oteline yerleştim.Valizimi yerleştirmenin ardından otelden ayrılıp Champ Elysee bulvarına çıktım.  Seneler öncesi gençlik yıllarım da aklıma takılan dizeleri hatırladım bir an,  
        
    J'allais le long des rues
    Comme un enfant perdu
    J'étais seul j'avais froid
    Toi Paris, tu m'as pris dans tes bras”
 


Kaybolmuş bir çocuk gibi
Caddelerinde yürürken

Yalnızdım ve üşüyordum
Paris, sen beni kollarına aldın

Zafer anıtı Napolyon savaşları döneminde Fransa adına savaşan askerler anısına yapılmış. Anıt 51 metre yüksekliğindeki sütunlar üzerinde duruyor ve genişliği 45 metre. Anıtın iç duvarlarına 558 Fransız generalinin adı yazılmış, savaşta ölenlerin ise altı çizili. Meçhul asker Anıtı olarak  da bilinen    bu eserin altında  Fransa için ölen askerlerin anısına daima yanan bir ateş Onlara olan saygılarını ifade ediyor. Champs Elysées bulvarından batıya doğru yürüdüğünüzde takriben 8.64 ha büyüklüğünde CONCORDE (uyum ) meydanına ulaşmış olursunuz. XV.ncı Louis'nin mimarı olan Ange-Jacques Gabriel tarafından dizayn edilen alanın yapımına 1755  yılında başlanıp 1775 yılında bitirilmiş ve XV.nci Louis meydanı olarak isimlendirilmiş. Söz konusu alan Fransız ihtilalinden sonra Place de la Révolution meydanı olarak isimlendirilmiş ve kurulan giyotinde 21 ocak  1793 tarihinde Kral XVI .ncı  Louis  ve Kraliçe Marie Antoinette  ile   Robespierre ,Lavoisier vb.  ünlü isimlerin de bulunduğu 1300 kişi bu alanda idam edilmiştir.    




Fransız ihtilalinden sonra 1814 de tekrar yerlerine dönen  Bourbon hanedanlığı , 1815 te ilk fransa İmparatoru Napoléon'un düşmesinin ardından tahtı ele geçirdikten sonra alan tekrar Louis XV meydanı  olarak isimlendirildi.1830 devriminden ise sonra bugünkü ismi olan Concorde olarak anılmaya başlandı. Franklin Roosevelt caddesinden Seine nehri kıyısını takiben Parc du Champs de Mars  ve Paris'in simgesi Eyfel Kulesine doğru yürürken, büyük saray (grand palais ) tüm görkemiyle önünüze çıkacaktır. Grand Palais 1900 yılında  dünya fuarı için  inşa edilmiş bir saraydır.
Grand Palais
Binanın en bilinen özelliği camdan yapılmış çatısıdır. 1900 yılında dünya fuarına ev sahipliği yapan Paris'te   bu önemli organizasyon için, şehirde birçok proje yapıldı.
Bu dönemde inşa edilen ünlü yapılar arasında Grand Palais, Petit Palais ve Pont Alexandre III de vardır.
Alexandre III Köprüsü
Seine Nehri üzerindeki irili ufaklı 37 köprüden en görkemlisi ve bence en güzeli olan Pont Alexandre III (Üçüncü Alexandre Köprüsü) 1900 yılında inşa edilmiş eşsiz bir sanat eseri aslında... 1892 Yılında oluşturulan Fransa-Rusya birliğinin ardından 1896'da inşaatına başlanan köprü, dönemin Rus Çarı II. Nicholas'nın babası Çar III. Alexandre'ın adını taşıyor.

Uzun bir yürüyüşten sonra Eyfel Kulesine ulaşınca çimenlerin  üzerinde yürümekten  sızlayan  bacaklarımı eyfele bakarak dinlendiriyorum. 
Güneşin batımına az bir zaman kaldığı için hemen uzun kuyruklardan birine girip yaklaşık yarım saatlik bir bekleyişten sonra bizi tepeye çıkaracak asansöre yönleniyoruz.İkinci katta asansör değiştirip tepeye varıyoruz.
Kule adını tasarımcısından almış. 1887-1889 yılları arasında Fransız devriminin 100. yıl kutlamalarında Dünya Fuarı için daha sonra yıkılmak üzere kurulmuş. İletişim ve haberleşme için uygun yüksekliğe sahip olduğu görülünce 1901 yılında radyo anteni olarak kullanılmaya başlanmış ve yıkılmasından vazgeçmişler.
Anten dahil yüksekliği 324 m yi bulan kule yaklaşık 100 katlı  bir binaya denk gelmekte. Yüksekliği sıcaklığa bağlı olarak 15 cm lik değişkenlik gösteren kuleyi , 300 işçinin  26 ayda 18038 adet parçayı 2. 5 milyon perçin kullanarak biraya getirmiş. 40 ton boya kullanılmış.
Güneşin Paris üzerinde batışını bir kadeh şampanya ile seyre dalıyoruz.Her şehrin, Her ülkenin bir sembolü vardır ya, malum Eyfel Kulesi sadece Paris’in veyaFransa’nın değil , belki de kıta Avrupası’nın da simgesi olma özelliğini taşıyor.

 
Kulenin son  katına çıkarak doyumsuz Paris manzarasını muhakkak     izlemelisiniz.





Parc du Champs de Mars
Akşam güneşinde Seine nehri

























Chaillot, 19. yüzyıla kadar bir köy olmasına rağmen İkinci İmparatorluk döneminde Paris’in büyümesiyle şehirle kaynaşmış. Napoleon bu tepeye imparatorluğun çöküşe geçmesine rağmen bir saray yaptırmaya karar verip 1826 yılında İspanya zaferi sonrasında Trocadero sarayını inşa ettirir.
Günümüzde müze olarak kullanılan sarayın Seine nehri tarafı taraçalı bahçeleriyle (Jardins du Trocadero) sarayı nehirle buluşturur.
Bir bütün olarak düşünülen kanatlar ile saray ayrı zamanlarda yapılmış yapılardır.
Kanatlar eski Trocadero sarayından kalmadır. 1935 yılında merkezde bulunan bina yıkılıp ,1937 yılı uluslar arası sanat ve teknik fuarı için inşa edilmiştir.  Günümüzde müze ve exposition merkezi olarak kullanılmaktadır.
Burada bulunan Trocadero Çeşmeleri’de görülmeye değer noktalardan.  Ayağımızın tozuyla hiç dinlenmeye zaman ayırmadan 12 saate yakın bir süre durmadan dolaştık .
Bisikletli taşımacılar her an ve her yerde önünüze çıkabilir , ilk günden passe carte almadığımız için birisine binip ver elini Champs Elysées diyoruz.Otelimize yakın bir café de yorgunluk biralarımızı yudumluyoruz.Her ne kadar Belçika biralarının çeşitliliği ile yarışamasa da ,Fransa'da geniş bir bira yelpazesini bulmak mümkün. Bir Belle  Vie ve Heineken alarak geceyi kapattık.


İkinci günümüze ilk iş olarak otobüs ve metroda kullanacağımız pass kartlarımızı alarak başladık.Paris metrosu ile şehir de ulaşılmayacak nokta yok.Yeter ki panolardan gideceğiniz yer için hangi hattı nerede değiştireceğinizi tesbit edin.Bunu da gayet kolaylıkla yapmanız mümkün. Kişi başı 17.00 euro vererek 3 gün için 1 ve 3.ncü bölgelerde serbest dolaşım kartınızı alabilirsiniz.
Sarı 1 no lu metro ile Chatelet ye geldik. 

Seine nehri üzerinde, Paris'in tam ortasında bulunan iki adadan biri olan Île de la Cité  tarihte Paris'in ilk yerleşim yeri olma özelliği taşıması bakımından çok önemli bir ada. Romalılar zamanında çepeçevre surlarla korunan bu ada ve çevresinde kurulan yerleşim yerleri ile bugünkü Paris'in ilk temellerini atmış.

Günümüzde pek çok önemli anıtsal yapıyı üzerinde barındırması bakımından ayrı bir öneme sahip bu ada konum olarak kuzeyde Chatelet, güneyde Saint Michel arasında yer alıyıor.

İlk olarak Notre Dame kilisesini gezmek istediğimiz de uzun kuyruklardan dolayı içeri girmeyip mimari bir şaheser olan binayı seyre dalıyorum....

Napolyon'un taç giyme töreninden Victor Hugo'nun hayal dunyasına Notre-Dame Katedrali,  bir çok önemli olaya tanıklık etmiş Fransa'nın en tanınmış kilisesidir.




1163-1250  yillari arasinda gotik tarzda inşa edilen Notre-Dame Katedrali ,Fransiz devrimi sırasında çok kötü günler geçirmistir. Halk ön cephedeki peygamberleri fransız kralları sanıp başlarını kopartmıştır.
Bugün görünenler sonradan yeniden yapılmış olanlardır. Devrimciler çok daha ileri gitmişler kiliseyi katolik ayinlerine kapatıp 10 kasım 1793 de burasını aklın mabedi ilan etmişlerdir. Fransa ile Vatikan arasında varılan uzlaşıdan bir yıl sonra   ki  bu olay Fransa tarihinde "Konkordato" olarak bilinir , 18 Nisan 1802 yılında yeniden ibadete açılmıştır. Victor Hugo'nun ünlü romanı Notre-Dame'ın Kamburunun 1831 yilinda yayınlanması ile birlikde dünya çapında çok büyük bir ün kazanmıştır.19.ncü yüzyıl başların da harap durumda ki kilise yıkılmak istenmiş ancak Hugo nun romanı dikkatleri toplaması ile üzerine kilise restore edilmiştir.Gözlerimin önünden Notre Dame de Paris müzikalınde ki Esmeralda geçerken ,Quasimodo 'nunyani çeyrek adamın söylediği "Belle"şarkısını hafifce mırıldanıyorum. Köprüyü geçip Quartier Latin'e ayak basınca kalabalık bir yaya grubu,hediyelik eşya dükkanları bir curcuna ortasında kalıveriyoruz hani sanki İstanbul sirkecide gibi....
Seine nehri kıyısından Quai Saint-Michel caddesinden yürüyerek Saint -michel çeşmesine geldik.
Bu meydanda bulunan ve şehrin genel yapısıyla örtüşen eski bir yapıt, bu yapıttan doğal bir şelale gibi, güzel bir kadının dalgalı saçlarınin yumusakligiyla havuza dökülen sular, ve bu suları yapıyla örtüştüren binbir heykelin güzelliği paris'teki en harika buluşma mekanını doğal olarak oluşturmuştur.
Hatta bu mekanda buluşmak istediklerinizle buluşamayıp, buluşmayı hayal edemeyeceğiniz insanlarla karşılaşmanız çok olasıdır.Bende yaklaşık 40 yıldır görmediğim Paris'te yaşayan psikolog teyze kızım 
sevgili Şükran ile burada hasret giderdik.
Baron Haussmann tarafından Parisin yeniden dirilişi döneminde 1855 yılında yaptırılmıştır.Duvar üzerinde yapılan anıtsal çeşmelerin son örneğidir.Duvarlarında adalet , kuvvet ,ılımlılık gibi konuları simgeleyen değişik sanatçıların heykelleri bulunmaktadır.


la prudence            la force             la   justice         la tempérance                                                                        
                                                                                       
HenriAlfred Jacquemart tarafından yapılmış Dragon heykeli.


Francis Joseph Duret tarafından yapılan ve çeşmenin merkezinde bulunan heykelde Şeytanın öldürülüşü tasvir edilmiş.
Rue du Petit  Pont yolunun girişinde tesadüfen karşımıza çıkan  İstanbul kebab lokantasında yemeğimizi yedik ,yolunuz düşerse uğramanızı tavsiye ederim.
Aynı bulvarı takiben 42 sene önce koridorlarını arşınladığım Sorbonne Üniversitesine doğru yürüyüşe geçtik.Seneler ne kadar çabuk geçmişti sanki dün gibiydi ve karşımdaydı tüm anılarımla ........

                   SORBONNE  UNIVERSITE DE PARIS

Nostaljiden sıyrılıp yola devam , Panteon ilk durağımız Panteon. Paris'in koruyucu azizesi Geneviève'e ithaf edilen bir kilise olarak inşa edilmişse de,Fransız Devriminden sonra kilise fonksiyonunu kaybetmiş,Voltaire , Jean Jacques Rousseau ,Victor Hugo,Emile Zola ,karı koca Curie'ler gibi önemli Fransız entellektüellerinin gömüldüğü bir anıt mezar halini almıştır. 
Her ne kadar Restorasyon çalışmaları sırasında açık olduğu belirtilse de mezarların bulunduğu tarafa geçemedik.

İlk bölümü burda kesip , bir sonraki yazımda Paris'in enteresan olduğunu düşündüğüm bölgelerini sizlere tanıtmaya devam edeceğim.

Kalın sağlıcakla.............



    








15 Eylül 2013 Pazar

Mustafa ERFÜS mimar: BALTIK ÜLKELERİ

Mustafa ERFÜS mimar: BALTIK ÜLKELERİ:   BALTIK ÜLKELERİ GEZİSİ Seneler önce , talebeliğim sırasında mektuplaştığım arkadaşlarımın ( correspondante ) daveti ile gittiğim İsv...

BALTIK ÜLKELERİ


 BALTIK ÜLKELERİ GEZİSİ

Seneler önce , talebeliğim sırasında mektuplaştığım arkadaşlarımın ( correspondante ) daveti ile gittiğim İsveç'in o dönemler bende uyandırdığı  kuzey ülkelerine tekrar gelebilme arzusunu  40 yıl sonra gerçekleştirmek nasip oldu.
Uçağımız 3 saatlik bir yolculuktan sonra Kopenhag ' a inmesini takiben 12 gün kader birlikteliği yapacağımız Norwegian Star gemisine yerleşmek üzere limana hareket ettik.




İlk durağımız olan Almanya'nın Warnemunde liman kentine doğru "Vira Bismillah" deyip Baltık denizinin maviliklerinde yol almaya başladık.
Almanya'nın ufak bir tatil kasabası olan Warnemünde ,Rostock şehrine bağlı.Baltık Cruise larında şehre çıkmak eskiye göre bayağı rahatlatılmış,gemiden verilen bir kart ile giriş çıkışlarınızı kolaylıkla yapabiliyorsunuz.

Hafta sonu tatili olması nedeniyle yollar bomboş ve sanki terk edilmiş bir şehir havası vardı.Sahilde taşların dengelenerek dizilmesi konulu bir yarışmayı izlerken insanların vakit geçirmek ve beyin jimnastiği yapmak için türlü yolları keşfedebileceğini düşündüm.


Warnemünge  bizi birbirinden şirin evleri ile karşıladı,sanki mini bir şehir ya da kasaba görüntüsü ile....



Limandan içeri doğru gidildiğinde "Am Strom" boyunca bir sürü hediyelik eşys dükkanı ve butikler vardo.Vitrinlerde ki giysiler ise deniz kıyafetleri idi.



Wernamünge 'nin simgesi olan deniz fenerini de gördükten sonra Warnow nehiri üzerinde çalışan gezi motorları ile Rostock'a gittim.

                                    . 

Rostock halkının geziye çıkmadan önce Neo-Nazi olduklarını duymuştum.Oysa aksine son derece olumlu insanlardı.En az 650 sene önce kurulmuş ve Kuzey Avrupanın en eski Üniversitesine sahip bu şehir tipik Germen hendesesi kurallarında disiplinli inşa edilmiş  tipik bir kuzey Almanya şehiri.



Ancak şunu da belirtmem lazım sanırım ,yapıların tarzı ve şehrin genel havası itibarıyle halen bir Doğu Alman şehrinin soğukluğunu hissetim.


14üncü yüzyıldan itibaren hansa ligi şehirlerinden birisi oldugundan dolayı tarihi binalar çok fazla.600 yıllık bir tarihi var şehrin.Zaman zaman tallinn havası alınıyor.Özellikle ara sokaklardan. 



 Şehrin merkezinde ki pazarı dolaşırken resmin köşesinde ki tezgahı bir türkün çalıştırdığını gördüm,ayak üstü biraz sohbetimiz oldu.



Alanın tam karşısında restorasyon çalışması sürdürülen Belediye binası yer alıyor.



Eski şehirin girişleri olan kapıları olduğu gibi mufaza etmişler.Gotik tarzda ve tuğladan yapılmış olan ve yaklaşık 500 senelik yapılar şehire ayrı bir görünüm katıyor


 Yeni çarşının bulunduğu şehir merkezi ve Doberaner meydanı ve diğer  yollarda yaya ve bisiklet ulaşımı şehircilik kriterlerinin arazide birebir uygulanması neticesinde fevkalade bir
sirkulasyon sağlanmış.Temizlik ise gerçekten bir kültür ve  medeniyet göstergesi idi adeta.

  Tuğla gotiğinin, Rönesansın, Barok döneminin ve modern binaların izlerini taşıyan bu şehrin atmosferinde , kendimi mimari tarihinde bir yürüyüşe çıkmış gibi hissettim adeta.


  Tatlı düşkünleri için liman yakının da  bulunan Schokoladerie du Prie de özellikle çikolata tatmak için durmanızı kesinlikle  tavsiye ediyorum.

.


 

Şehir duvarları içerisinde , bir zamanlar dört adet olan anıtsal şehir kiliselerinin üçü bulunmakta. En büyüğü, şehir merkezindeki 1530 lu yıllarda yapılmış Gotik Marienkirche'dir .
3 adet nefli (sütunlarla ya da payelerle ayrılan her bir bölüm) bazilika planına sahip olan bu kilise tuğla ile inşa edilmiş eski gotik tarzın mükemmel bir örneği. 

2.nci dünya savaşı sırasında ciddi bir şekilde İngilizler tarafından hava saldırıları ile ciddi şekilde bombalanmış olan bu kilise sonraları ilk planlarına sadık kalınarak restore edilmiş.


İnsan boyutlarına yaklaşan figurler , yağlı boya resimler ve altın varak işlemeleri ile gayet görkemli bir ana Altar gerçekten göz kamaştıryordu.
1531 reformundan sonra Lutheren kilisesi olarak kullanılanılmaya başlanmış,bu yapının ilk inşasının 1400 lu yıllara uzandığı bilinmektedir.Altar ise 1720-1721 yıllarında yapılmış.


Vaaz kürsüsü hemen reform sonrası 1574 yılında yapılmış İsa peygamberin çarmıha gerilme ve son yemekten çeşitli figurler ile süslenmiş.


Kuzey avrupanın en büyük orgu bu kilise de yer alıyor.1770 yılında yapılmış bu org 5700 borudan oluşuyor.

   Dünyada tek orijinal yapısını muhafaza eden 1472/1643 yılları arasında yapılan çeşitli ilaveler ile günümüze  ulaşmış olan ASTRONOMİK SAAT  halen muntazam bir şekilde çalışmakta.



16 m2 lik bir alana sahip olan ana kadran saat ve ona bağlı işlevler ile ilgili olarak 4 değişik bilgi vermekte;
Günün saatini , içinde bulunulan burç , gün ışığı geçişlerini ve içinde bulunulan ayı belirtiyor.


Alt kadran ise bir takvim görevi yapıyor.2mt çapında bir kadrana sahip bu takvim  dıştan içeriye doğru;
Hangi ayda olunduğu ,ayın kaçıncı gününde olunduğu , harfler ile haftanın gününü (A  dan  G harfine  ) , dini bayramlar , bölgesel tan yeri ağarma vakti , metonik döngüyle GÜNEŞ ve AY tutulma zamanları,Güneş döngüsü,Roma takvimi,Noele kalan gün sayısı,hac takvimi ve  Paskalya günlerini
göstermekte.
 

Bu muhteşem mekanizmanın ilk olarak 1379 yılında Nicolas Lilienfeld tarafından yapıldığı belirtiliyor.Esas format ise 1472  yılında Hans Düringer adında Nüremberg li bir saatçi tarafından yapılmış.
1641 ile 1643 yıllarında yenilenmiş,1710  yılında sistem sarkaçlı düzeneğe dönüştürülmüş.
1943 yılında ikinci dünya savaşı saldırılarından ve çalınmasından korkulduğu için muhafaza altına alınmış ,1951 yılında kilise restorasyonunu takiben yerine konmuş.
Saatin 4 ncü  diski olan mevcut sistem 1865 ila 2017 yılları arasına programlı ,5 nci disk 2009 senesinden itibaren hazırlanmaya başlamış ve 1 ocak 2018 senesinde yerine yerleştirilecekmiş.
Bu diskin kaç seneyi içereceğini sorduğumda ise bir yanıt alamadım.

Yarın Talindeyiz.........