22 Ocak 2018 Pazartesi

Uzak Doğudan Esintiler Kamboçya...


UZAK DOĞUDAN ESİNTİLER   KAMBOÇYA


Çoğumuzun bildiği gibi ,Evliya Çelebi Seyahatnamesinin girişinde , seyahate duyduğu ilgiyi anlatırken , bir gece İstanbul’daki evinde ,eski tabir ile “beyne’n –nevm ve’el-yakaza “ yani “uykuyla uyanıklık arasında”   Peygamberimiz Hazreti Muhammed'i gördüğünü, ondan "şefaat ya Resulallah" diyerek şefaat isteyecek yerde, şaşırıp "seyahat ya Resulallah" demesi misali ,talebelik yıllarımdan bu yana fırsat buldukça gezmeyi ,seyahat etmeyi kendime amaç edindim.
Galatasaray Lisesindeki talebelik yıllarım da European Rail Pass ile başlayan gezilerim , iş hayatımın bana tanıdığı imkanlar ile durmadan devam etti.
13 değişik ülkede mesleğimi sürdürmem sırasında , bulunduğum diyarlar ve yakın çevrelerini dolaşmamın yanı sıra , tatil fırsatlarını değerlendirerek  kuzeyden/ güneye,doğudan/batıya yer kürede 59 ülkeyi görme fırsatını buldum.
Bazı ülkeler de kültür varlıklarını,bazıların da çeşitli medeniyetlerin ,  binlerce yıl öncesinde gerçekleştirdiği oluşumları hayretle izledim. Bazen bir medeniyetin benzer temalarını binlerce kilometre uzaktaki yerleşimlerde yansımalarını görerek , insanlık tarihindeki  kavimler göçünün  izini sürdüm.

En son yaptığım Uzak doğu gezisinin,Kamboçya ayağında ,1975-1979 yılları arasında yaşanmış “Öz Soykırım “olaylarının boyutlarını  ve 1992 yılında Dünya Kültür Mirası listesine girmiş olan Khmer medeniyetine ait Angkor Wat antik şehrini ezcümle Kamboçya izlenimlerimi sizler ile paylaşmak istedim. 
Hong Kong’tan Air Asia ile 4 saatlik bir uçuştan sonra Cambodia, Phnom Penh  İnternational hava alanına indik, kapı vizesini aldıktan sonra uzak doğuda sık sık kullandığım 
bizim triportörleri andıran “Tuk Tuk”olarak adlandırılan motorsiklet bozmalarından biriyle otelime yönlendim.
 Güleç yüzlü sürücüm ,çat pat İngilizcesiyle fotoğraf makinem ile sırt çantamı kollamamı söyledi.Ancak Kamboçya da bulunduğum dört gün süresince  bu konuda hiçbir rahatsızlık hissetmediğimi belirtmem lazım.
Yollar da inanılmaz bir trafik anarşisi var,aniden yola çıkan araçlar mı dersiniz ,ters yöndedersiniz tam bir karmaşa , üstüne üstlük bir de rallici sürücümün gidenler mi n verdiği tedirginlikten sonra sağ salim otele vasıl oldum.
Kızıl Khmer’lerin Pol Pot liderdiğinde  1975 – 1979 yılları arasında yaptıkları soykırımım izlerini görmek üzere  İlk durağım yakın tarihte yaşanmış Kızıl Khmer vahşetini gözler önüne seren Killing Fields (Ölüm Tarlaları).
1975 – 1979 yılları arasında Kamboçya’da yönetimde bulunan diktatör Pol Pot önderliğindeki bu komunist rejim kendi kendine yeten bir tarım toplumu oluşturma ideolojisini benimsedi ve bu toplumun temel direği olarak gördüğü köylü ve toprak çalışanı vatandaş sınıfına dahil olmayan tüm Kamboçyalıları katletmeye başlar.
Fransa’da Sorbonne Üniversitesindeki eğitimi sırasında  komünizme ilgi duyan Pol Pot Kamboçya’ya döndüğünde bir süre öğretmenlik yaptıktan sonra Maocu bir gerilla örgütüne katıldı ve kısa sürede hızla yükselerek örgütün başı haline geldi. Khmer Rouge (Kızıl Khmer) diyorlardı kendilerine, 100,000 kişilik  ordusu siyah üniforma üstüne kırmızı poşu takıyordu. İç savaşta sürgündeki kralın desteğini alan Pol Pot, rakibi olan generali devirerek ülkenin başbakanı oldu. Tüm yetki artık kendisindeydi.Resimde sol başta Pol Pot.

Ona göre ,Kamboçya sıfır yılına (Year Zero) geri dönmeliydi. Böylece yok etmeye başladı tüm şehirleri, hastaneleri yıktı, okulları kapattı, tapınakları yakıp heykelleri parçalattı, başta doktor, öğretmen, avukat, sanatçı, yazar gibi eğitimli kesim olmak üzere herkesi tutuklattı ve yüzlerce insanın tek hücreye yığıldığı hapishanelere dağıttı. 
Tuol Sleng S-21 Hapishanesi (resimdeki bina benzeri 3 blok daha var.)Daha önce okul olan ,Tuol Sleng S-21 hapishanesinde akıl almaz işkenceler yapıldı, 


sınıfların içine yapılmış tek kişilik hücrelerde ayaklarından zincirleniyorlardı.




Getirilen insanların tümü resimlerini de içerecek şekilde kayıt altına alınıyor infaz sonrası tekrar belgeleniyordu.




Aç bırakıldılar, kadınlara tecavüz edildi,çocuğu annenin kucağında iken beynine şiş sökülüp öldürüldüler.......






Kimileri  canlı canlı su bidonlarına ayaklarından asılarak ,kimileri ise su dolu teknelerde boğuldular..... açlıktan ya da dayaktan ölmeyenleri ise kamyonlarla  yakındaki Killing Fields “Ölüm Tarlaları”na  götürüyorlardı.
S-21 turunu bitirdiğimde bahçede bir müddet dolaşarak gördüklerimin etkisinden kurtulmaya çalıştım.Yakın tarihimizde yaşanan bu vahşetten ders alınması gerekirken halen dünyamızda yaşanmakta olan kaosu düşünmek beni derinden yaraladı.Buradan Ölüm Tarlalarına gitmeye orada göreceklerimi düşünmek beni ürkütüyordu.Sonuçta bu düşüncelerle bir  Tuk Tuk ile gene yola düzüldüm….

Audioguide alarak alanda turlamaya başladığımda ilk olarak anıtsal bir yapı ziyaretcileri karşılıyor.
                            



Ancak yaklaştıkca dehşetin boyutları tüm çirkinliğiyle ortaya çıkıyordu. Ölüm Tarlaları’nda tesbit edilen 129 toplu mezardan 89 adedi açılmış ve burada akla hayale sığmayan yöntemlerle hayatına son verilen Pol Pot kurbanlarına ait 9.000 kafatası çıkarılmış. Anıtın içinde bu 9000 kafatası kat kat raflarda sergileniyor.
                        

Burada, genellikle palayla, zincirle, baltayla defalarca vurularak öldürüldükten sonra kafaları bedenlerinden sökülüyordu, silah kullanmıyorlardı , çünkü kurşun israfı yapmak istemiyorlardı!

    
 Gezerken , binlerce insanın katledilip gömüldüğü toprakların üzerinde yürürken hissedilenleri anlatmak mümkün değil. Kurbanların dişleri, giysilerinden parçalar bugün hala toprağın üzerine çıkmaya devam ediyor. 



 Cesetler önceden kazılmış toplu mezarlara, kafalar ise ayrı bir yere atılıyordu , çocuklar, bebekler… Dört yıllık dönemde 3.000.000 civarında kişinin öldürüldüğü belirtiliyor ,düşünün ki o sıralar Kamboçya’nın nüfusu 8.000.000……

                           




Kurbanların bebekleri ya da çocukları büyüyünce katliamı yapanlardan intikam almasın diye gövdelerini  bu ağacın gövdesine vurarak öldürmüşler. O ağaca “Killing Tree” (ölüm ağacı) adını vermişler,ağaç üzerinde öldürülen bebekler için kırmızı kurdeleler asılmştı......... 

Ölüm tarlalarından otele malum ralli aracı ile dönüşümde gördüğüm korkunç sahnelerin sentezini yaparak, yollarda yaşlı insanlara pek az rastladığımı ,nüfusun büyük çoğunluğunun gençlerden oluştuğunu katliamın belli yaş düzeyinde ki insanları erittiğini gördüm.
  Bu insanı olağanüstü üzen iki yerden sonra sırada Kraliyet Sarayı var. Kraliyet Sarayı (Royal Palace) 15. yüzyılda King Preah Ponhea Yat zamanında yapılmış, daha sonra 19. Yüzyılda King Norodom tarafından bazı eklemeler  yapılmış.
 Saray nehrin hemen karşısında inşa edilmiş. Ülkedeki önemli tapınak ve Pagodalar'ın minyatürleri de saray bahçesinde bulunuyor.

 

                           
Kraliyet sarayı




                          


                           

Silver pagoda  zemin kaplaması gümüş ve elmas taşlarla süslü olan Altın Buddha ve 17. YY’dan kalma Zümrüt Buddha heykelleriyle meşhur..



                       
Oldukça hüzünlü manzaralar sonrası Kamboçya’nın UNESCO Kültür Mirası listesindeki Apsara dansını izlemek biraz olsun rahatlattı., Apsara dansı, 1000 yıldan fazladır yaşayan geleneksel bir yerel dansı türü. El ve ayak figürleri görülmeye değer.Devlet tarafından açılmış olan dans okullarında eğitim verilerek gençlerin bu geleneği sahiplenmesi sağlanıyor.






Wat Phnom ,Wat Langa,Wat Ounalom Tapınakları  şehir içinde yer alan tapınaklar.Eğitim okullarda çoğunlukla Budist rahibler tarafından veriliyor.Bunlardan birini görmek istediğimde ,



         
bahçede dinlenen rahipler ile tanışma fırsatı buldum.Sohbetimiz sonucunda dershaneye davet edilerek Türkiye hakkında bir konuşma yapmamı istediler.Katıldım ve güzel anılarım oldu…





Uzun süredir görmeyi arzuladığım Siem Reap şehrinde ki  Anghor Wat tapınaklar alanına önce uçakla gitmeyi planlamıştım.Ancak ben yüzen köyler ,yerel tekneler,pirinç tarlalarını yakından görmek için Siem Reap’e 6 saatlik nehir yolcuğu sonunda vardım. Yolculuk çok rahat ve güzel bir 
havada geçti. Neredeyse tüm yolcular ve ben teknenin üstünde güneşlenerek seyahatı tamamladık.
         


                                        

         


   Angkor Vat,  Kamboçya'nın Siem Reap kentinin 6 km. kuzeyindeki Angkor antik şehrinde 1115-1145 yıllarında Kral II. Suryavarman tarafından yaptırılmış dev bir tapınak-şehir.
Khmer mimarisinin en önemli örneklerinden birisi olup  Kamboçya ile özdeşleşmiştir; ülkenin ulusal bayrağının üstünde de betimlenmektedir.
Khmer Krallığının başkenti ve gücünün simgesi olan Angor Vat, Vişnu adına bir Hindu tapınağı iken 13. yüzyılda bir Budist tapınağına çevriliyor. 14. yüzyılda Khmer Krallığı başkentinin Phnom Penh’e taşınmasından sonra terkedilip orman tarafından sarılıp sarmalanmış olarak kalıyor ve 1858’de Fransız doğa bilimci Henri Mouhot tarafından yeniden keşfediliyor. Üzerinde toplanmış topraklar ve vahşi otlar, 20. yüzyılda temizleniyor. Yapı, günümüze dek oldukça iyi bir korunma altında ulaşabilmiştir ve kuzeyindeki Angkor Thom antik şehri ile birlikte 1992 yılında Dünya Kültür Mirası Listesi'ne girmiştir.Ülkeye gelen turistlerin en çok ziyaret ettiği yerdir.

Angkor Vat, Hinduizm'de Tanrıların yaşadığı yer olduğuna inanılan Meru Dağı'nı simgeleyen dağ biçimli kubbeleri ve galerili (balkon) avlusuyla Kmer mimarisinin iki ana ögesini taşır: Bir piramit ve eş merkezli galeriler. Tapınağın çevresinde 3.6 km uzunluğa denk gelen kalın duvarlar ve hendekler bulunur. Tapınağın dört bir köşesinde birer küçük, ortasında bir büyük kubbe bulunur. Birçok Angkor tapınağının aksine Angkor Vat batı yönüne bakar.

                      
Tapınağın tüm yüzeylerinde, çatılarda, pervazlarda ve sütunlarda taş heykeller bulunan heykelleri ile ünlüdür. Hint mitolojisinden sahneler, hayvan ve insan figürleri, soyut motifler içeren ve genellikle yarım kabartma frizlerden oluşan binlerce rölyef vardır.
Angkor şehri, 890 yılında Kmer Krallığı'nın başkenti olmuştur.


         
  Alan içerisinde bir çok tapınak bulunmaktadır.Bunlardan Four Faces tapınağı , kubbelerinin dört  tarafında yer  alan ve  bütün yönleri kontrol eden yüz figurleri enteresandı.  












Söz konusu alanı ancak 3 günde tamamını olmasa bile enteresan bölgelerini ancak dolaşabildim,takdir edersiniz ki hepsini sığdırabilmem mümkün değildi.Onun için derim ki zamanı siz yaratıp , fırsatı bulduğunuz da bu yerleri ve bir çok diğerlerini geziniz.Kimbilir belki de dünyanın bir ucunda karşılarız …..

Sağlıklı,mutlu günler diliyorum.Saygılarımla….

31 Ekim 2014 Cuma

heybeliada

Görev yaptığım ülke olan Cezayir de mesai sonrası zaman geçirmek ve hem de karınca kararınca hem gezdiğim  bazı yerleri sizler ile paylaşmak ve hemde yaşananları bir kez daha hatırlamak beni mutlu ediyor.Sanırım bu işi sizleri sıkmadan yapıyorumdur.

İnsanlar daima uzakları merak eder ,oysa yaşadığımız çevre yakınlarında henüz gitmediğimiz ,görmediğimiz öyle yerler vardır ki
İşte bunlardan biri ; 
İstanbul da şehri uzaktan izleyerek sakin ve huzurlu bir ortamda yaşamak istiyorsanız adalara gideceksiniz.Artık ulaşımın ve alt yapının hiçbir sorun teşkil etmediği adalar da sayfiye hayatını yaşamak mümkün.
Benim tercihim olan "Heybeliada" yı  birlikte dolaşalım;

Bu ada uzaktan bakıldığında bir heybe biçimindedir. İstanbul’un Prens Adalarının en yeşil adasıdır. Heybeli ada’nın eski ismi Rumca bakır demek olan “Halki” dir. Zaman içerisinde bu benzetme sonucu adanın adı Heybeli olmuştur.


Vapur iskelesinden Heybeliada’ya ayak bastığım da , yanılmıyorsam 2003 senesinde çizdiğim kentsel tasarım şehircilik planının aynen uygulandığını görünce , sanki her köşesini bildiğim ve elimle eşyalarını yerleştirdiğim evimde gibi hissettim kendimi.




 Yorgunluğunuzu atmak için hemen iskelenin karşısında olan Papatya Çay Bahçesi manzarasıyla kesinlikle ayrılmak istemeyeceğiniz bir mekan.Kartal,pendik,bostancı sözün kısası Anadolu yakası kıyılarını gürültülü şehir yaşamını uzaktan seyretmek insanı bir başka hoşnut ediyor.

Bahçenin yakınında ise yaklaşık 30 yıldır aynı yerinde hizmet veren sıcak yaz günlerinin vazgeçilmez tercihi Roma Dondurmacısı bulunmakta.



Adadaki iskeleye vapur ile yaklaştığınızda sizi Deniz Lisesi, eski adı ile Bahriye Mektebi’nin karşıladığını görürsünüz…İlk defa çeşme mağlubiyeti üzerine 18 Kasım 1776 da (devrin Kaptan-derya'sı) Cezayirli lakabıyla anılan Hasanpaşa'nın teşebbüsü ile Kasımpaşa'da tersane içinde (Mühendishane - iBahri Hümayun) adı ile kuruldu.
Padişah III. Selim zamanında Kaptanıderya Hüsrevpaşa zamanında Mühendishane-i Bahri adı ile Heybeliada'da evvelce Bahriye Kışlası olarak inşa edilen binaya nakledildi (1824).

  27 Mayıs 1928'de Milli Eğitim esalarına alınarak Deniz Lisesi adını aldı. Üç yıllık lise tahsilini müteakip, iki yıl süreli harp okulu tahsili yapılan  mektebin ismi Deniz Harp Okulu ve Lisesi oldu.
Sahilde biraz yürüdüğünüzde sol tarafınızda fayton duraklarını göreceksiniz. Nostaljik faytonlar eşliğinde bir ada turu gerçekten görsel bir şölendir. 



Yürümeyi tercih ettiğinizde ise çamların  yeşili ile mavi suların öpüştüğü sahil şeridini tüm ada etrafınca dolaşabilirsiniz.





Eşsiz kızılçam ormanlarının içerisinde oldukça güzel düzenlenmiş yürüyüş yolunda rahat ve huzurlu yürüyüşler yapabilir, ağaçların altında tahta masalarda piknik keyfini yaşayabilirsiniz. Ormanın içerisinden yürüyüşünüze devam ettiğinizde tarihi değirmeni dolayısıyla değirmen burnu ve piknik alanını göreceksiniz.



 Sağ tarafınızda muhteşem manzarası ile fotoğraf karesinden farksız bir yerdir.

Değirmenin sahil tarafında güneşin batışını seyretmenizi tavsiye ederim.Çok güzel kareler yakalayacağınız bu yerde gerçekten güzel dakikalar geçireceğinize eminim.


Heybeliada’da sahil yolunu tercih etmeyip adanın sokaklarınızda dolaşmak isterseniz meydandaki Atatürk heykelinin karşısındaki yokuştan yürüdüğünüzde sol tarafınızda adanın kilisesini göreceksiniz. Biraz ilerisinde ise yaklaşık 90 senelik bir eczane olan Eczacı Andon’un eczanesi bulunmakta.






















Ara yollarda adanın nostaljik ve eski evlerini bol bol görebilirsiniz. Yolun devamında karşınıza iki yol çıktığında sağdaki yol halk plajına ve Heybeliada Spor Kulübü’ne gidiyor ancak kulübe sadece üye olanlar girebiliyor bunu size ayrıca belirtelim.
Diğer yoldan devam ederseniz Çam Limanı’na varacaksınız.Bir çok gezi teknesinin demirlediği bu koy yaz ayların da İstanbul için bulunmaz bir plaj.


Özellikle bahar ayların da mimoza ve çam kokularının dayanılmaz çekiciliği eşliğinde  bir bardak çayı yudumlarken yaşayacağınız huzur verici ortamı sanırım devamlı hatırlayacaksınız.


Aynı yoldan yürümeye devam ettiğinizde şuan faaliyette olmayan Sanatoryumun giriş kapısına geleceksiniz.

Cumhuriyet'in ilanından bir yıl sonra Atatürk'ün emriyle İsviçre'de bulunan bir hastahane örnek olarak alınarak kurulan ve 2005'e kadar hizmet veren Heybeliada Sanatoryumu, 18/Ekim /2009 tarihinde yandı.Kendi haline terk edilen 84 yıllık binada bugüne kadar şifa bulan isimler arasında İsmet İnönü, Ece Ayhan ve Rıfat Ilgaz gibi isimler de bulunuyordu.

Adanın görülmesi gereken tarihi kiliselerinden;


Ayios Nikolaos Rum Ortodoks Kilisesi




 İlk yapının inşaa tarihi kesin olarak bilinmese de, dışında bulunan stilize ion başlıklı sütun, Bizans dönemini işaret etmektedir. Bugünkü kilise 1857’de mimar Hacı Stefanis Gaitanakis tarafından yapılmıştır. Denizcilerin koruyucu azizi kabul edilen Nikolaos’a ithaf edilmiştir. Kapalı Yunan haçı planlı ve kubbeli kilisenin, naosu üç neflidir. Kubbe, pandantiflerle dört büyük kare sütuna oturmaktadır. Sütunlar yarım kemerlerle birbirine bağlanmıştır.  Kilisenin içi bezemeler açısından zengindir.  İkonostasion, ambon ve despot tahtı gibi litürijik öğelerde görülen ampir üslup yanında bezemelerde barok detaylar da mecuttur. Çok güzel işlemeli mermer paravanı, altın yaldızlı kabartmalarla, Hz. Meryem ve Aya Nikola’nın ikonalarıyla süslüdür. Apsis’in sağındaki duvarda, gümüş kaplanmış 1895 tarihli Azize Barbara ikonu ve yine gümüş kaplı Aziz Nikolaos’un ikonu bulunmaktadır.  Kilise1894 depreminde büyük zarar görmüş ve II. Abdülhamit’den alınan izinle tamir edilmiştir.


Panayia Kamariotissa(Vaftizci Yahya) Bizans Kilisesi



İstanbul'un fethinden önce en son imparatoriçe olan Maria Komnena tarafınca yaptırıldığı zannedilmektedir ,dört yapraklı yonca şeklinde olan bu kilisenin bir benzeri de İstanbul Fener Aya Maria’dır (1425-1448)yıllarında yapılmış ve son Bizans kilisesidir. Son devir Bizans mimarisinin plan tipi olan dört yapraklı yonca tipinde ,olan bu kilisenin bir benzeri de Fener Aya Maria kilisesidir , tetrakonkhos planındadır.Halen deniz lisesi sınırları içinde kalan kilise ibadete kapalıdır.

Aya Triada Manastırı ve Ruhban Okulu


Aya Triada Manastırı, ada’ nın kuzeybatı yönünde çamlarla kaplı Ümit Tepesinde bulunmaktadır. Çamlar ve deniz bu manastıra dünyada eşine az rastlanır bir güzellik katmaktadır.

İlk defa İstanbul Patriği Aziz Fotios tarafından 9.yy.da kurulduğu belirtilen manastır , her yılın 6 Şubat günü Ortodoks inancına göre Aziz Fotios yortusu yapılarak Manastırın kuruluş bayramı olarak kutlanmaktadır.
Manastırın yanında 1844 yılında açılan ruhban okulu 1971 yılında kapanışına kadar 1000 mezun vermiştir.Mezunlardan 12 tanesi İstanbul Rum Patrikliği makamına kadar yükselmiştir.2 kişi İskenderiye Patriği, 3 kişi Antakya Patriği, 4 kişi Otosefal Atina Başpiskoposu, 1 kişi Otosefal Arnavutluk Başpiskoposluğu görevine seçilmiştir.
Manastırın 120 binin üzerinde kitapa sahip oldukça zengin bir kütüphanesi vardır.Özellikle bizans ve roma tarihi üzerine kitaplar mevcuttur.
Terk'i Dünya Manastırı
1868 yılında Ada'lı bir rahip olan Arsenios tarafından adanın zenginlerince finanse edilerek yapılmıştır.1894 yılındaki büyük deprem sonucu Terk-i Dünya Manastırı yıkılmış  ancak  bir yıl sonra yie adanın zenginleri ve dönemin sultanı Abdülhamitin 200 altın katkılarıyla eskisinden daha büyük olarak inşa edilmiş.Dışarıdan bir ev görünümünde olan kilise de  oldukça fazla ikon bulunmaktadır.

Heybeliada‘da bir gece geçirmek isterseniz size Halki Palace Otelini tavsiye edebilirim,ancak bunun yanısıra özellikle çok sayıda pansiyonda konaklama imkanı da var.


Güzel bir yürüyüş sonrasında Heybeli ada’da balık yemek gerçekten de günü en güzel şekilde sonlandırmak olacaktır. Sahildeki çeşitli restoranlar hem bol çeşit hemde uygun fiyat ile hizmet vermekteler. 

Sabahları ise Heybeliada’nın huzur dolu atmosferinde, martı sesleri eşliğinde nefis lezzetlerle dolu bir kahvaltı keyfi.. Kulağa gerçekten hoş geliyor bunu yaşamak o kadar da zor değil. Ada içerisinde deniz kıyısına yakın bir çok Restaurant bulunmakta buralar da açık büfe kahvalti servis edilmekte ve fiyatları da 15 ile 25 tl. arası değişmektedir.

Ancak isterseniz benim yaptığım gibi ,kahvaltınızı karakolun karşısındaki pastaneden adanın meşhur Ponçiğini alarak ve denize karşı çay bahçelerin de  gerçekten bir kez daha tekrarlamak isteyeceğiniz bir kahvaltı yapabilirsiniz.

Görüşmek üzere